Uzun bir süredir kendimde olmadığımın farkındayım. “Nasıl oluyor bu?” gibi çok soruyla karşılaştım bu durumla ilgili ama oluyor işte. Zor zamanlar geçirdim, hayatımda çok garip anlar yaşadım evet ve bunlar beni fazlasıyla etkiledi. Ama dün gece bir an geldi, öyle bir an geldi ki hayata farklı bakmaya başladım. Aslında hiçbir şey yapmadığımı farkettim. Yani olan zaten buydu ama benim farketmem bugünü buldu :)
Sadece bir yazı gece boyunca oturup düşünmeme sebep oldu. Gerçekten garip bir durumdu bu. Oturuyorsun, saatlerce duvalara, masaya, lambaya, bilgisayara bakıp kendi kendine sözler veriyorsun ve telkinlerde bulunuyorsun. Gece çok farklı bir deneyim olarak geldi bu bana ama şu anda ne kadar garipmiş diyorum. Garip ama gerekliymiş. Farkındayım.
Gerçekten hayatımda bir şeyleri değiştirmemi sağlayacak o yazıyı Arjantinli şair, öykü ve deneme yazarı “Jorge Luis Borges” kaleme almış. Hem de tam 85 yaşında, hasta yatağında. “Carpe Diem” yani “Anı Yaşamak” fiilini uygulamaya koymayan bizlere daha doğrusu benim gibilere bir ışık bence bu yazı. Yada benim boşluğuma denk geldi ve çok etkilendim. İyi de oldu aslında. Belki bu yazıyı okuyan birileri de bir şeylerin farkına varır ve hayatı daha iyiye doğru gider, kim bilir.
Lafı çok uzattım. Burada sözlerimi tamamlayıp o güzel yazıyı paylaşıyorum.
Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama, ikincisinde daha çok hata yapardım. Kusursuz olmaya çalışmaz, sırt üstü yatardım. Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar çok az şeyi ciddiyetle yapardım. Temizlik sorunum olmazdı, daha çok riske girerdim.Seyahat ederdim daha fazla. Daha çok güneşin doğuşu izler, daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim. Görmediğim birçok yere giderdim dondurma yerdim doyasıya, ve daha az bezelye. Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu. Yaşam budur zaten. Anlar, sadece anlar. Sizde “an”ı yaşayın! Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt olmadan gitmeyen insanlardandım ben yeniden başlayabilseydim ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer. Ama işte seksenbeşindeyim ve biliyorum ölüyorum.
Martılar alçaktan uçuyordu yine bu sabah. Denizin hırçın dalgalarına nispet yaparcasına aralarına girip girip çıkıyorlardı. Bir tanesi geldi kondu iskeleye, selamını çaktı ve havalandı devam etti dalgalarla oynaşmasına. Ardından yanımda yaşını başını almış, hayatının son demlerinde olabileceğini düşündüğüm bir teyze belirdi. Elinde köşedeki simitçiden aldığı gevrek iki simit vardı ve birisini yemeye başlamıştı bile. Diğer simidi ise yavaş yavaş küçük parçalara böldü ve denize doğru fırlatmaya başladı. Yüzünde öyle bir mutluluk ifadesi vardı ki, anlatılamaz yaşanır derler ya aynen öyle. Martılar da yerinde durur mu hiç! Fark ettikleri andan itibaren teyzenin attığı simit parçalarını havada yakalamaya çalışıyorlar, hiç olmadı denize düşen parçaların peşinden dalışa geçiyorlardı denize doğru. Birbirinin simidine göz diken de oluyordu tabiki, hiç olmaz mı! Simit bitince onlar da yavaş yavaş hareket etmeye başlayan vapuru izlemeye başladılar. Vapur etrafında turlar atıp, bu sefer de onunla oynaşıyorlardı. Bilmiyorlar ki deniz de, vapur da onları umursamıyor. Aslında kendi zamanlarını dolduruyorlar. Vakti geldiğinde uçup başka diyarlara gidecekler.
Aynı insanlar gibi, aynı bizler gibi. Tek farkları onlar zarar vermiyorlar, sadece kendi zamanlarını dolduruyorlar. Aslında doğa üzerinde bizler fazlalığız. Biz olmadan doğa kendi kendine çok da güzel düzenini koruyor ama insanoğlu olaya dahil olduğunda sorunlar da anında başgösteriyor. Doğayla dalga geçerek, dünyanı etrafında dolanıp durarak malesef ki zamanımızı dolduruyoruz. Onlar bizi umursamıyor çünkü kendileri biz olmadan daha huzurlu, daha mutlu.
Ama bizi umursamayan, bizi önemsemeyen herkese yaptığımız gibi onlara kötü davranıyoruz, yapmadığımızı bırakmıyoruz. Sonra da Küresel Isınma var, buzullar eriyor, mevsimler bozuldu gibi sözler sarfediliyor.
SEN ADAM GİBİ DAVRAN, DOĞAYA SAHİP ÇIK SONRA GEL TEPKİNİ ORTAYA KOY!!!
(Yazar burda kendine de çok pis giydirmiştir, iğneyi başkasına çuvaldızı kendine hesabı :))
Şu garip dünyada o kadar çok fırsat kaçırıyoruz ki, o kadar ayrıntıyı görmezden geliyoruz ki onları farkettiğimiz yani her şey için ne kadar da geç olduğunu anladığımız anda malesef ki hayata sitem ediyoruz. Neden? Hayat dediğin nedir ki? Bizim ana karakter olarak yer aldığımız bir doğaçlama tiyatro oyunundan hiç de farklı değil. O zaman neden hayata sitem etmeyi bırakıp da kendimizle yüzleşemiyoruz? Bu yüzleşme için yeterli cesareti sağlayamadığımızdan olabilir mi? Yada birileri bizim bu yüzleşmeyi gerçekleştirerek birşeylerin farkına varmamızı istemiyor olabilir mi? Sebep her ne olursa olsun kaçırılan fırsatların arkasından ağlamak yerine o anlarda daha dikkatli ve özbenlikle hareket etmek doğal olarak en mantıklı harekettir. Fütursuzca yapılan hareketlerden vazgeçmek de iyi bir ilk adım olabilir bu yolda.
Hiçbir şey için geç olmadan…
Google’ın gelirinin büyük bir kısmının kaynağı Google Adsense reklam sistemi olduğunu çoğu işi biliyor artık. Bizler de bu reklam sisteminin yayıncıları olarak Google’a destek vermiş oluyoruz bir nevi. Sitelerimize eklediğimiz reklam kodları sayesinde sistemdeki reklamları yayınlayarak hem biz kazanıyoruz, hem de Google’a kazandırıyoruz. Bu işin en zevkli ve heyecanlı kısmı ise ödemenin yapılacağı son günlerdeki beklentiler.
Google adsense ödemeleri Her ayın 30’una yakın bir tarihte yapılmaktadır. Ama kafalarına eserse daha erken zamanlarda da ödemeler gelebiliyor. O zamanki ruh hallerine bağlı :) İşte yayıncıları şekilden şekile sokan, heyecandan öldüren o son günlerden birisini daha geçirdik hep beraber. Herkeste bir telaş, nedensiz bir endişe vardı. Aslında endişe duyanlar “Acaba banlanır mıyız?” diye düşünüyorlardı. Banlanmaya sebebiyet verecek bir hileli kazancı olmayanlar dahi Sürü Psikolojisine uygun hareket ederek telaşlanıyordu ve mesajlarını o bağlamda yazmaya başlıyordu. Ama yine bu düşüncelerin çok yanlış olduğu sistemde görünen “Ödeme işlemde” yazısı ile ortaya çıktı.
Şu anda birçok yayıncı yarın sabah saatlerinde hesaplarında olacak paraların hayallerini kuruyor. Kimisi bu parayla alacağı yeni bilgisayarların hayalini kuruyor, kimisi ilk defa alacağı ödemeyi ne yapacağını hayal ediyor, kimileri ise paranın harcanacağı çok fazla yer olmasından ötürü elinde birşey kalmayacağını düşünüp hüzünleniyor. Yani bir ödeme daha geçti ve herkes aynı davranıyor :) Hayat aynen devam ediyor.
Bir sonraki ödemede görüşürüz Adsense ;)
“Hakikatten bir zamanlar proficiency diye bir sınav vardı. Ne oldu ona?” diye söyleniyorum bu aralar :) Şu İTÜ’ye güle oynaya geldikten sonra hevesimizi kursağımızda bırakan bir olaydı bu Prof denilen sınav. Ama sonunda bu sınavı vererek (Hem de 75 alarak - Burada en az 80 alacağım demiştim ama bu da yeter :=) resmen üniversite hayatıma başladım diyebiliyorum.
Şimdilerde fizik, kimya, matematik, teknik resim vb. gibi derslerle uğraşıyorum. Prof. derdinden kurtulmanın verdiği mutlulukla bu dersleri o kadar benimsedim ki, öyle böyle değil. Umarım ilk hafta sebebiyle böyle değilimdir. Sonrasında boşlayacaksam dersleri, ki umarım öyle olmaz, bitmez bu üniversite :)
Proficiency’de ÖSS gibi dönüm noktası oldu benim için. Sınavı geçince yapacaklarımı listelemiştim ve sırayla hepsini yapmaya başladım. Ayrıca bu blog adresimi güncel tutacağım ve bundan sonra düzenli olarak girdiler yapacağım.